“Üzülme! Görebiliyorsan, dokunabiliyorsan, nefes alabiliyorsan, ne mutlu sana! Elinde olmayanları söyleme bana. Elinde olanlardan bahset can!...”
(Mevlâna Celaleddin Rumi)


Bir kazaya şahit olduğunuzu düşünelim. Yaralılardan bir tanesi kıpırdamaksızın yerde yatıyor. Hala hayatta olup olmadığını anlamak için muhtemelen, hemen kulağınızı yüzüne doğru yaklaştırır ve nefes alıp almadığına bakarsınız. Çünkü nefes, hayatın kendisidir. Canlı türü ne olursa olsun, kendine ait bir solunum sistemine ihtiyaç duyar ve bu temel kaynağı sorgulamaksızın yaşamını sürdürmeye devam eder.

Nefes, Otonom Sinir Sistemi’nin, yani türün evrimiyle gelişen ve hayatta kalmasını sağlayan sistemin idaresi altındadır. O gün ne yiyeceğinizi, ne giyeceğinizi, sevdiğiniz kişiyi nasıl göreceğinizi düşünebilir ve ona göre ayarlamalar yapabilirsiniz. Ama kalp atışınızı, sindirim ya da boşaltım sisteminizi, dolaşım sisteminizi nasıl idare edeceğinizi gün boyunca kurgulamaz hatta bunlara direkt olarak müdahale de edemezsiniz. Evrim sizin için o işi çoktan halletmiştir. Türün devamlılığı için gereken adaptasyon, aslında bir anlamda bedenin zekâsını yansıtır. Dolayısıyla, Otonom Sinir Sistemi sayesinde, kan basıncınızın, damarlarınızın ne işler çevirdiğini sürekli planlamak zorunda kalmazsınız, siz uyurken bile onlar işini sürdürmeye devam eder. Evrim, nefesi de bu sisteme güvenle teslim etmiştir.

Nefes basitçe, ciğerlere giren ve çıkan hava hareketiyle devam eden ve fizyolojik solunumun bir parçası olan bir süreçtir. Organizma, hücresel solunum ile enerji açısından zengin moleküllerin (glukoz gibi) iş birliğiyle, enerjinin salınmasına ihtiyaç duyar. Nefes, bedenin ihtiyaç duyduğu yere oksijeni götüren ve buradan karbondioksiti geri taşıyan tek kaynaktır. Yani, sadece ciğerleriniz, burnunuz, ağzınız, diyaframınız değil; ayak parmak ucunuzdaki en ince sinirden kafatasınızın arkasına, beyninizden kalbinize kadar her yer nefesle çevrelenir ve hayat bulur. Bununla birlikte, nefes ilginç bir şekilde sadece Otonom Sistemin gözetiminde değil aynı zamanda Merkezi Sinir Sistemi’nin de kontrolü’ndedir. Eğer dalış yaptıysanız, yüzdüyseniz, tırmanış ya da koşu gibi herhangi bir sporla uğraştıysanız bunu rahatlıkla fark etmişsinizdir. Hiç değilse, hepimiz, kötü kokan bir yerden geçerken burnumuzu tıkamış ve nefesimizi tutmuşuzdur. Bu nefesin, neredeyse insanın <İ>yüzeysel (bilinçli) ve daha derin (bilinçli olmadığı alanlar) arasında bir köprü kurduğu şeklinde değerlendirilebilir. Dolayısıyla insanın, ruhsal ve düşünsel mekanizmasını nefesten ayrı tutmak da mümkün değildir. Üstüne üstlük, farkındalığa taşınmamış zihinsel ve duygusal süreçlerin, “nefes alamıyor gibi hissetme, kalbinde sıkışma hissetme ya da boğulacak gibi olma” halleriyle kendisini ifade etmesi; anksiyete bozuklukları (örneğin, panik atak), hiperventilasyon, astım gibi psikolojik ya da fiziksel sorunların ortaya çıkması bunun bir kanıtı gibidir.

Bu bağlamda, kişinin öz keşfi, kendini ve yaşamı tekrar algılaması ve hayat biçimini yenileyebilmesi için nefes önemli bir aracıdır. Özellikle, Farkındalık Temelli Terapilerde (Mindfulness Based Therapy), nefes, beden- zihin- ruh ve dış dünya arasındaki ilişkiye temas edebilmek için vazgeçilmez bir kaynak sunar. Benzer bir şekilde, Farkındalık Meditasyonu’nda (Mindful Meditation) da nefes merkezi bir rol oynar. Tarihten bu güne, çok çeşitli meditasyon biçimleri uygulanmakta ve ana gelmek, odaklanabilmek için farklı teknik ya da nesneler kullanılmaktadır. Biz Farkındalık Meditasyonu’nda, nefesimize danışıyoruz. Çünkü nefes, hep orada, bizimle ve her hareketiyle, her değişiminde aslında bizle ilgili bir şeyler söylüyor.Nefes Farkındalığını (Mindfulness of Breathing) geliştirebilmek için, pek tabi bazı teknikler uyguluyoruz. Bununla birlikte, Nefes Farkındalığı’nın gayesi, nefesi kontrol etmek ya da onu belli bir biçime sokmak değil; zaten muhteşem bir şekilde işleyen bu sisteme kulak kabartmak, onun sayesinde anda kalabilmek, görebilmek ve sükunet, sabır gibi hediyelerine de kucak açmaktır.