Psikoterapi nedir ne değildir?

İster adını koyun ister koyamayın, hayatınızda herhangi bir tıkanıklık yaşamaya başladığınızda, destek alabileceğiniz kaynaklarınız varsa şanslısınız demektir. Sadece sesli düşünmek, acınızı paylaşarak dindirmek ya da çözüm yollarını danışmak için aileniz, eşiniz, sevgiliniz ya da arkadaşınızla konuşmak. Yazarak ya da bir sanat dalıyla uğraşarak, durumunuzu sembolik ifadelerle tanımlamaya alan açmak. Spor ya da bedensel bir aktivite ile dengeyi sağlamak. Meditasyon ya da yogayla kendi kendinizi izleyebileceğiniz, belki de rahatlayabileceğiniz bir yer bulmak. Peki ya bunlar yoksa ya da varlıklarına rağmen hala tıkanıklık bir türlü açılmadıysa?

Terapinin Kapısını Çalmak

Bedensel bir belirti, hassasiyet ya da fonksiyon bozukluğu veya ilişkisel, sosyal, profesyonel karmaşa, düşünsel uğraşı, içsel çatışma ve davranışsal sıkıntılar yaşayan kişi, ruhsal dünyasının karanlıkta kalmış alanlarının artık keşfedilmek için sabırsızlandığını görebiliyorsa; yolculuk çoktan başlamış demektir. Aslında, yaşanan durum sayesinde uyanan bu merak, psikoterapi ile birlikte bir ayrımsama ve farkına varma haline dönüşmeye başlar. “Psikoterapiye NEDEN GİDEYİM?“ sorusunun yanıtı bu kadar basit ve nettir.Zira psikoterapi, iki kişinin konuşması, çözüm bulma ya da rahatlamayla örtüşen nitelikler taşısa da bunlardan çok daha fazlasıdır.

“İyileştirme” ya da “tedavi” sözcüklerinin, insanın içsel yaşantısı için kullanmanın ne kadar doğru olduğu tartışmalı bir durumdur. Bununla birlikte, biz şimdilik bu kavramlardan yola çıkmayı deneyelim: Genellikle, insanlar bacağında bir şiş, ağrı, işlev bozukluğu ya da standart dışı bir şeye rastlamadığı sürece ortopediste ( ya da başka bir rahatsızlık nedeniyle, üroloğa, jinekoloğa vs.) gitmez. Kişinin ilk gözüne çarpan, yaşam standardını bozan semptomdur (belirtidir). Durumla ilgili bir uzmana danışır, uzman genel bilgileri alır, belki dış muayeneden sonra, çeşitli test ve tahliller ister. Bulunan şey her ne ise, kişinin yaşam şartları, yaşı, diğer rahatsızlıkları gibi bireysel özelliklerine göre bir tedavi planı kurgulanır. Psikoterapiye giden yol da çok farklı değildir. Sosyal, özel ya da iş yaşamında, duygu ya da düşünsel hareketlerde, yeme- içme gibi basit görünen işlerde ya da bedeninde anlam veremediği ve/veya zorlayıcı hallere rastlayan kişi, bu SEMPTOMLAR ile ruhsal hayatı arasında bir bağlantı olduğunu gördüğünde, terapi odasının kapısını çalar.

Peki psikoterapi nasıl işler?

Motivlerimiz, duygularımız, düşüncelerimiz, hareketlerimiz ve algılarımızı ne kadar az ayrımsarsak, o kadar çok bunların kontrolü altına gireriz ve artık işe yaramayan eskimiş kalıpların içinde hapsolup kalırız. Semptomlardan (belirtilerden) kurtulmanın yolu, maskelenmiş, yönünü şaşırmış ya da semptomlarla kendini dolaylı olarak dışa vuran bilinci, her gün ve sürekli olarak keşfetmek ve onu yaşama dahil etmekten geçmektedir.Yapılandırılmış tüm terapi biçimleri, aslında bu şekilde işlemektedir. Bireyin, olan biteni daha çok farketmeye başlaması, yanılsamalardan kurtularak özgürleşmesine ve kişiye özel olan “iyi ve kötüyü” betimleyebilmesine olanak tanır. Dolayısıyla, psikoterapistlere atfedilen “deli doktoru” çarpık bir yakıştırmadır. Zira, psikoterapide tam tersi bir bakış hakimdir: terime, teşhise,-meli -malı'ya ve “deliliğe” takılmadan, içerikle, bireysel olanla uğraşır. Kişiyi psikoterapiye getiren neden, semptomlar (belirtiler) olmasına rağmen, gerçekte, sağaltımın odak noktası, bunlardan kurtulmak değildir. Böyle bir bakış, yüzeysel kalır. Kişinin iç ve dış dünyasında yaşam standardının düzelmesi, sorunları daha az sarsılarak atlatması, dengeyi ve huzuru bulabilmesi, kendine uygun ve işlevsel çözüm yollarını yaratabilmesi gibi hedefler daha uzun ömürlü ve gerçekçi bir iyileşme halini inşa edecektir. Kendini gerçekleştirme, bu fark ediş yolculuğunun anahtarı gibidir.

“Ben zaten ne yaptığımı, ne hissettiğimi, neye inandığımı biliyorum” diyebilirsiniz. Buna karşı söylenecek söz çok net ve basit: “Eğer tamamen farkında olsaydık semptomlarımız olmazdı.” Panik, anksiyete, depresyon, bağımlılılık ya da başka kısır döngüler arasında boğulmak yerine, bireyin yaşamıyla bütünlük sergileyen, daha işlevsel tepkileri hayata dahil etmek; bireysel yetenekleri, zihni ve enerjiyi, doyurucu sonuçlar için kullanmak mümkün; hatalardan öğrenmek; sevdiğimiz kişiyi daha az incitmek ya da bizi inciten kişi tarafından aşağı çekilmemek mümkün.

Terapi odasında neler oluyor?

Psikoterapi karikatürize edildiğinde, zihinde sıklıkla, koltukta oturan terapistin, divanda uzanmış kişiye “Bana çocukluğundan söz et” dediği tablo canlanır. Her ne kadar, gerekli yerlerde çocukluk yaşantısı gündeme gelse de, psikoterapinin sadece unutulmuş anıların gün yüzüne çıkarılmasından ibaret olduğunu söylemek, yetersiz ve samimiyetsiz bir açıklama olurdu. Bunun yanında, psikoterapi süreci, belirli deneyimlerle tekrar temasa geçme, güncel ve/veya güncel olmayan sorunları ele alma ve bunlar arasında bağlantı kurabilme, yaşanan anları algının yorumlama biçimi, duyguları bütünüyle masaya yatırma yoluyla ilerler. Terapide, sıkıntı artık, semptomlar aracılığıyla değil, dil aracılığıyla ifade edilmeye başlanır. Bir yandan, kişi, belirtilerin arkasına saklanarak, kaçtığı şeyle, güvenli bir zeminde yüzleşmeye başlar. Yüzleşme bazen zor ve korkutucu gelebilir. Neyse ki, psikoterapi bu yüzleşmenin, yıkıcı olmadan, kişinin kendi zamanında ve kişiye uygun bir ritimle ilerleyen, ince ve büyük bir hassasiyetle işlenen, destekleyici ve bütünleyici tekniklerle gerçekleşmesini sağlamaktadır.

Ayrımsayabilmek, psikoterapinin büyülü hediyelerinden biridir. Dolayısıyla, psikoterapi birine yapılan bir şey değil; iki kişinin beraberce yaptığı bir şeydir. Bir teslimiyet durumu değil, sürekli aktif olma halidir. Terapiyle ilgili, bazen “Ben kendi kendime hallederim” yorumunu duyarız. Terapiyle ya da terapisiz zaten sizle ilgili olanı sizden başkası halledemez. Kişinin kendisi için gerekli olan kaynağı bulabilmesi ve onu kullanabilmesi de, “kendi kendine halletme” becerisinin temelinde yatmıyor mu? Burada samimiyetle şu soru sorulabilir: “Terapi, meselelerimi çözmek için bir kaynak olabilir mi?”

Son olarak, keşfetmek:

Kopernik, Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü söyledi. Yarattığı sanal gerçekliği bırakmak istemeyen Engizisyon, bilginin üstünü örtmek için var gücüyle çabalasa da, dünya hep güneş etrafında dönmeye devam etti. Bugün bilim, bu bulgunun üstüne çok daha fazlasını ekleyerek, dünya üzerindeki varlığımızı daha rahat sürdürmemizi sağlayan donanımlar geliştirdi. İçsel dünyamız ve ruhsal var oluşumuz da en az uzay kadar derin ve keyifli bir keşif alanı. İşte, benlik araştırmalarından elde edilen bulgular da, dünya üzerindeki varlığımızı daha rahat sürdürmemizi sağlayan donanımlar geliştirmeye olanak tanımaktadır.