Annede doğum sancıları başladığında, eğer normal dışı bir durum yoksa, bebek yeni hayatında ayakta kalması için gerekli ve yeterli olan evrimini tamamlamış demektir. Bu evrim,  mide bağırsak, kalp gibi organları ve aynı zamanda beynin, Merkezi ve Otonom Sinir Sistemi’nin de gelişimini kapsar. Yani, yeni doğan, bir zamanlar sanıldığı üzere, Boş Levha (Tabula Rasa) değil, belli bilinç ve refleksler takımıyla donanmıştır. Bebek, dünyayla somut anlamda ilk ilişkisini besin üzerinden kurar. Annenin memesine yapışıp emmeye başladıktan sonra artık bedeni için gerekli kaynağı sağlayabiliyordur. Peki meme sadece basit bir besin kaynağı mıdır? Hayır, meme, aynı zamanda güçlü bir duygusal ve ilişkisel bir anlam taşır. Yani huysuzlanan bebek, memeye ulaştığında sadece karnını doyurduğu için değil, kendini güvende hissettiği, anneyle temas edebildiği için de rahatlar. Yaklaşık altı ay boyunca bu böyle sürer. Hareket kabiliyeti kısıtlı olan bebeğin neredeyse tüm dünyası annedir. Dolayısıyla, daha en baştan besinle ruhsal dünya arasında çok sıkı bir bağ kurulmuştur.

Buna ek olarak, insan yavrusu, diğer hayvan türlerinden farksız bir şekilde,  ne zaman acıktığını, hangi besine ihtiyacı olduğunu, ne zaman doyduğunu ve neyin ona kötü geldiğini, herhangi bir yönlendirmeye gereksinim duymadan, gayet iyi bilen bir içsel, dürtüsel donanıma, bedensel bir zekaya da sahip kuşkusuz. Peki, diğer hayvanlar gibi, ne oluyor da günümüz toplumundaki yetişikin birey, kendisine neyin yararlı, neyin zararlı olduğu konusunda bu kadar mesai harcamak zorunda kalıyor ve üstüne üstlük tüm bu çabalara rağmen hala yemek ciddi bir sorun ve açmaz olarak karşımıza çıkıyor? Tanısı konmuş bir yeme bozukluğu olsun ya da olmasın, günümüz toplumunun bireylerinin çoğunda, yemekle ciddi bir uğraşı hakim. Bunun gözle görülür ve yadsınamaz nedenlerinden biri endüstrileşmeyle gelen değişimler: yemek sektörünün kafa karıştırıcı, bedeni ve dili aldatan ürünlerin piyasaya sürülmesi ve cezp edici şekilde tanıtılması; besini topraktan veya doğadan çıkarmayı bir kenara bırakın, insanların çoğunun yemek yapmaya hatta sadece yemeğe zaman ayıracak durumunun olmaması, yemekleri kokularıyla tanıma fırsatının neredeyse hiç kalmayıp, besinlerin artık paketler üstündeki rakamlar haline dönüşmesi gibi. Bunun yanında, içsel çatışmaları daha da artan  modern insanın, kendinden, ruhsal ve ilişkisel evreninde olan bitenden gittikçe daha da uzaklaştığını ve her geçen sene psikolojik kökenli fiziksel ya da davranışsal semptomların (belirtilerin) daha da çeşitlendiğini ve sıklaştığını biliyoruz. İşte, yemek yeme davranışı da bu durumdan nasibini alıyor.

Toplumsal, sosyal, ekonomik, psikolojik, ilişkisel bu “yiyecek düğümü” Farkındalık gözünün basitleştirici bakışıyla çözülmeye başlıyor. Yemekte Farkındalık (Mindful Eating) hiçbir şekilde bir diyet sistemi ya da besinde iyi kötü sınıflaması değildir. Yemekte Farkındalık (Mindful Eating), sadece alınan besini değil aynı zamanda, yemekle kurulan ilişkiyi ve yeme biçimini de gözden geçirmemize olanak tanır. Duyular, sezgiler ve bedenle tekrar temasa geçilir. Yemek yeme davranışı ile kişinin iç (duygular, zihin, yorumlar, değerler, inanışlar gibi) ve dış (ilişkiler, toplum ve kültür, aile, iş ortamı gibi) yaşamı arasında anlamsal bir bağ kurulur.

Yemekte Farkındalık, kişinin, zarar veren, bırakmak isteyip bir türlü bırakamadığı yeme alışkanlıklarından ya da yüzlerce diyet tipini defalarca deneyip hüsrana uğramaktan kurtulması için derin bir alternatif sunar.

Yemekte Farkındalık, uzmanlar tarafından hazırlanan diyetleri ya da kültürün yeme gelenekleri çöpe atmak değildir. Aksine, yeme davranışını ayrımsamak, hali hazırda yapmış olduğunuz bir diyet varsa ondan daha fazla verim almanızı ve içinde bulunduğunuz mutfak kültürünü ihtiyacınıza göre uyarlamanızı sağlayan hassas ve uzun dönemli getirileri olan bir öğretidir. Kısacası, Yemekte Farkındalık (Mindful Eating), zaten, en temelde çoktan yapılanmış beslenme bilincinin açığa çıkmasına aracı olur.